Bu yazıyı filmden iki gün sonra yazıyorum, etkisi üzerimden gitmedi. Baştan söyleyeyim: tam bir Nolan hayranıyım, o yüzden buradan tarafsız bir eleştiri çıkmaz. Ama üç bin yıllık bir hikâyeyi koca perdede izlerken duyduğum heyecan gerçekti; salondaki iki saat, uçakta geçen iki saatten daha çok yolculuk hissi verdi.
Gitmeden önce kafamda bir soru vardı: Nolan daha önce mitolojiye hiç değinmiş miydi? Bilmiyordum, kendi cahilliğime verip biraz kurcaladım. Cevap ilginç çıktı: doğrudan bir mitoloji uyarlaması ilk kez yapıyor. Ama geriye dönüp bakınca izler hep oradaymış. Inception'da labirenti çizen karakterin adı Ariadne; mitolojide Theseus'a labirentten çıkış yolunu gösteren isim. Oppenheimer'ın dayandığı kitabın adı zaten 'Amerikan Prometheus'. Yani adam yıllardır mit anlatıyormuş, sadece kostümleri modernmiş. The Odyssey ile kostümü de çıkarıp kaynağın kendisine gitmiş; bana göre tam bir Nolan yaklaşımı.
Bir itirafım daha var: filme hazırlanmak için kitabı da okudum, rafın kitap tarafında duruyor. İyi ki okumuşum. Hikâyeyi bilmek büyüyü bozmuyor; tam tersine, yönetmenin neyi nasıl anlattığını görmenizi sağlıyor. Detay vermiyorum, spoiler sevmem.
Kime tavsiye ederim: Nolan sevenlere zaten söylememe gerek yok. Sevmeyenlere de şunu derim: önce kitabı okuyun, sonra gidin; iki deneyim birbirini tamamlıyor.
raftan benzerleri
Lost in Translation
Sofia Coppola
Tokyo'ya gitmeden önce izle, döndükten sonra bir daha izle. İki ayrı film göreceksin.
The Secret Life of Walter Mitty
Ben Stiller
Klişe mi? Evet. Bilet aldıran film mi? O da evet.
Before Sunrise
Richard Linklater
Bir şehri en iyi anlatan şey mimari değil, o şehirde geçen bir sohbetmiş.