Türkiye’den çıkıp uzun süre gezince fark ediyorsunuz: her ülkenin bir yüz ifadesi var. Malezya’nınki gülümseme. Abartmıyorum; Kuala Lumpur sokaklarında adres sorduğum herkes, istisnasız herkes, işini gücünü bırakıp uzun uzun anlattı. Hem de öyle “şuradan düz git” diye değil; telefonunu çıkaran, haritayı açan, gerekirse birkaç adım benimle yürüyen insanlar bunlar.
Türkiye’de de misafirperverlik var elbette, oradan geliyorum, biliyorum. Ama Türkiye’den sonra bir halkın bu kadar gülümsediğini görmek beni gerçekten şaşırttı. Sanki herkesin default yüz ifadesi güler yüz; asık surat için ekstra efor gerekiyor.
Kuralın geçmediği tek yer
Bir istisna var: Kuala Lumpur Havalimanı, namıdiğer KLIA. Bu havalimanını iyi tanıyorum çünkü sadece KL gezimde değil, daha önceki Bali ve Bangkok uçuşlarımda da aktarma noktası olarak kullandım. Üç ziyaret, üç kere aynı izlenim: sanki ülkenin bütün asık suratlıları toplanıp tek binaya atanmış.
Pasaport kontrolünde kimse yüzünüze bakmıyor, bir şey sorduğunuzda cevap kısa ve isteksiz. Dışarıdaki Malezya ile içerideki Malezya arasında öyle bir kontrast var ki, insan kapıdan çıkınca ülkenin gerçek sürümüne güncellenmiş gibi hissediyor. Neyse ki havalimanı ülkenin lobisi, evi değil.
Rengin ve müziğin tapınağı
KL’de bir Hindu tapınağına denk geldim ve plansızca girdim; en iyi gezi kararlarım hep böyle plansız olanlar zaten. İçeri adım attığım an durakladım: tavan boydan boya mandala desenleri, sütunlar rengârenk figürlerle dolu, altın, turkuaz, pembe, yeşil; aklınıza gelen her renk ve her türlü motif aynı çatının altında. Bizim coğrafyada mabet deyince akla sadelik, taş ve loş bir huzur gelir. Burada tam tersi: ibadet yeri aynı zamanda bir renk şöleni.
Sonra bir adam elinde zurnaya benzeyen bir çalgıyla gelip çalmaya başladı. Ben de yere, o ayna gibi parlayan zeminin üstüne bağdaş kurup dinledim. Beş dakika derken yarım saat olmuş. Turist olarak girdiğim yerden, garip bir huzurla çıktım. En çok da şu düşünce kaldı aklımda: burada din bile renkle ve müzikle anlatılıyor. İnancın illa ağırbaşlı ve sessiz olması gerekmiyormuş; bazen bir zurna sesi ve bin bir renkli bir tavan da aynı kapıya çıkıyor.
Otobüsle Johor Bahru’ya, yürüyerek Singapur’a
KL’den sonra otobüse atlayıp Johor Bahru’ya indim: Malezya’nın en güney ucu, Singapur’un kapı komşusu. Oradan da sınır kapısından yürüyerek Singapur’a geçtim. Bir ülkeden diğerine yürüyerek girmek, uçakla girmekten çok daha tatmin edici bir deneyim; pasaporttaki damga aynı ama hikâyesi başka.
Asıl numarayı da burada döndüm. Singapur’da konaklama o kadar pahalı ki, beş günlük Singapur gezisi planlarken bütçe alarm verdi. Çözüm: geceleri Johor Bahru’da kalmak. Beş günlük gezide iki kere sınırdan geri geçip JB’deki otelde kaldım, sabah tekrar Singapur’a girdim. Gündüz Marina Bay, gece Malezya fiyatları. Yazılımcı kafası tatilde de kapanmıyor: pahalı kaynağı sürekli açık tutmak yerine ihtiyaç anında bağlanıyorsunuz, gerisi maliyet optimizasyonu.
Sınır memurları beni birkaç günde tanıdı mı bilmiyorum ama pasaportum o hafta kariyerinin en yoğun dönemini yaşadı.
Aklımda kalan
Singapur’un düzeni etkileyici, orası ayrı yazı konusu. Ama bu gezide aklımda kalan şey bir gökdelen değil; yol sorduğumda durup benimle ilgilenen, üstüne bir de gülümseyen insanlar. Bir ülkeyi harita üstünde gökdelenler tanıtıyor olabilir ama hafızada tutan şey güler yüz.