Kuala Lumpur’dan aklımda kalan şey ne Petronas Kuleleri ne de gökdelen siluetleri. Aklımda kalan şey bir dilim karpuz. Otele dönerken marketten aldığım, plastik kutuda sıradan bir karpuz. İlk ısırıkta durdum, çünkü o tat tanıdıktı ama yakın zamandan değil; çocukluğumdan tanıdıktı. Dedemin bahçede kestiği, kokusu iki oda öteden duyulan karpuzlardan.
Sonra bu his gezi boyunca peşimi bırakmadı. Salatalık salatalık kokuyor. Ananas o kadar taze ki tatlı niyetine yiyorsunuz, şeker eklemek aklınıza gelmiyor. En basit tavuklu pilav bile başka; tavuğun kendine ait bir tadı var, sosun arkasına saklanmıyor. Bir noktada fark ettim: Malezya’da yemek yemek, damak için değil hafıza için de bir deneyim. Her öğün “bu tadı bir yerden hatırlıyorum” oyunu.
Deniz ürünleri: tazeliğin referans noktası
Deniz ürünlerinde bu fark daha da net. İlk akşam bir Japon restoranında sushi söyledim. Maki dediğin üç malzeme: pirinç, nori, balık. Saklanacak yer yok, ya tazesin ya değilsin. Buradakiler tazeydi ve bunu ilk lokmada anlıyordunuz.

Asıl ders ise Isetan’ın market katında. Japonya’nın köklü mağaza zincirinin KL şubesinde, tezgâh boyunca uzanan paket sushi reyonu var. Marketten sushi almak Türkiye’de bana riskli bir spor gibi gelirdi; burada günlük, taze, güvenilir. Çünkü zincirin en başı sağlam: balık o sabah gelmiş, o gün satılmış.

Balık reyonunda kırmızı balık kafaları bile streçlenmiş tabaklarda, vitrinin baş köşesinde satılıyor. İlk bakışta tuhaf geliyor, sonra düşünüyorsunuz: bir mutfak balığın kafasını çorba için ayrı satıyorsa, o mutfak balığa saygı duyuyordur. Hiçbir şey ziyan edilmiyor çünkü malzemenin kendisi kıymetli.

O reyondan aldığım paketin yanına bir kutu taze ananas ekledim. Sushinin tuzlusu, ananasın tatlısı; kimsenin önermeyeceği ama benim savunmaya hazır olduğum bir ikili.

Biz o tatları nerede bıraktık?
Burada biraz samimi olacağım. Türkiye’de domates kokusunu en son ne zaman aldınız? Ben hatırlamıyorum. Market domatesi kıpkırmızı, kusursuz, cilalı ve kokusuz. Tavuk desen hepsi aynı fabrikadan çıkmış gibi; doyuruyor ama tat diye anlatacağınız bir şey bırakmıyor. Sera sebzesi, fabrikasyon tavuk derken bir neslin damak hafızası sessizce sıfırlandı. Kaybettiğimizi bile fark etmedik, çünkü kayıp yavaş oldu.
Malezya’da bu zincir henüz kopmamış. Meyve tezgâhının önünden geçerken kokuyu alıyorsunuz, gözünüz kapalı “şurada mango var” diyebiliyorsunuz. Bunun sırrı da bir mucize değil: tropik iklim, yıl boyu güneş, tarladan tezgâha kısa yol. Meyvenin serada aceleye getirilmesine gerek yok, mevsimi zaten hep mevsim.
Final: Pavilion’da yılbaşı
Gezinin son günlerinde takvim yılbaşını gösteriyordu ve KL’nin meşhur alışveriş merkezi Pavilion süslerini kuşanmıştı. Dev fenerler, kar taneleri, Noel ağaçları; dışarıda 33 derece tropik sıcak. O kalabalıkta elimde meyve suyuyla dolaşırken düşündüm: buranın en büyük lüksü gökdelenler değil, marketin en ucuz karpuzunun bile hâlâ karpuz kokması.
Dönüşte valizime meyve koyamadım ama şunu koydum: yemeğin görevi sadece doyurmak değil, hatırlatmak da. Malezya bana karpuzun gerçek kokusunu hatırlattı. Şimdi her market domatesini elime aldığımda içimden aynı soru geçiyor: biz bu kokuyu geri alabilir miyiz?