Bangkok’u yazmıştım: gürültü, neon, buhar, kaos. Tayland’a ikinci gelişimde rota güneye, Krabi’ye düştü ve şunu fark ettim: aynı pasaportla girilen ama bambaşka bir ülke burası. Bangkok kulaklara konuşuyor, Krabi gözlere. Uçaktan indiğiniz andan itibaren manzaranın ana motifi belli: denizin ortasından dikine fışkırmış kireçtaşı kayalıklar. Yeşil sarmaşıklarla kaplı bu dev kuleler her yerde; karada, denizde, otelin arkasında. Sanki biri haritaya rastgele ünlem işaretleri serpiştirmiş.
Ao Nang: üs kamp
Konakladığım yer Ao Nang’dı; Krabi’nin deniz kapısı. Kendisi büyük bir güzellik iddiasında değil: bir sahil şeridi, arkasında oteller, masaj salonları, tur ofisleri ve akşam açılan yemek tezgâhları. Ama Ao Nang’ın işi güzel olmak değil, üs olmak. Buradan her sabah longtail tekneler kalkıyor; Tayland’ın o burnu kurdeleli, motoru arkadan uzun bir sırıkla suya inen ahşap tekneleri. Nereye gitmek istiyorsanız iskeleye inip söylüyorsunuz, biri sizi bir tekneye yazıyor, ertesi sabah denizdesiniz.
Akşamları da kendine göre bir keyfi var: gün batınca sahil yolu yavaşlıyor, tezgâhlarda mango sticky rice ve ızgara deniz mahsulü kokusu, masalarda günün turundan dönmüş, yüzü yanmış insanlar. Kimse süslü değil, kimse acele etmiyor. Bangkok’tan sonra bu tempo insana tatil içinde tatil gibi geliyor.
Railay: yolu olmayan yarımada
Railay teknik olarak ada değil, yarımada; ama karadan ulaşmak imkânsız çünkü arkasını o dev kayalıklar kapatmış. Tek yol deniz. Ao Nang’dan longtail’le on beş-yirmi dakika sürüyor ve bu kısacık yolculuk bile başlı başına manzara: tekne kayalıkların dibinden geçerken başınızı kaldırıp bakıyorsunuz, kayanın tepesi görünmüyor.
Railay’in plajı, arkasındaki falezlerle beraber poster gibi. Burası aynı zamanda dünyanın sayılı kaya tırmanışı noktalarından; falezlere yapışmış renkli noktalar görüyorsunuz, sonra o noktaların insan olduğunu fark ediyorsunuz. Ben tırmanmadım, oradan izlemek bile avuç terletiyordu. Karadan yolu olmamasının güzel bir yan etkisi var: araba yok, motor sesi az, her şey yürüme mesafesinde. Medeniyetten kopmadan medeniyetin gürültüsünden kopabildiğiniz ender yerlerden.

Maya Bay: filmin çektiği yer
Ve Maya Bay. Phi Phi adalarının küçüğünde, üç tarafı yüz metrelik kayalıklarla çevrili bir koy. Adını duymamış olabilirsiniz ama görüntüsünü görmüşsünüzdür: Leonardo DiCaprio’lu “The Beach” filmi burada çekildi ve o günden sonra koyun hayatı değişti. Film o kadar iş yaptı ki bir dönem buraya günde binlerce insan ve yüzlerce tekne giriyordu; mercanlar öldü, kum kayboldu, koy resmen tükendi. Sonunda Tayland radikal bir karar aldı ve Maya Bay yıllarca tamamen kapatıldı. Doğa nefes aldı, mercanlar toparlandı, resif köpekbalıkları geri döndü.
Bugün tekrar açık ama kurallı: tekneler artık koya giremiyor, arka taraftaki iskeleye yanaşıyorsunuz ve yürüyerek geçiyorsunuz. Ziyaret süreli, günlük kişi sayısı sınırlı ve en önemlisi: denize girmek yasak. En fazla ayak bileğinize kadar.

İlk duyduğumda içimden itiraz etmiştim; dünyanın öbür ucuna gelip suyuna giremeyeceğim plaj mı olur? Sonra o kumun üstünde durdum. Su o kadar berrak ve o kadar imkânsız bir turkuaz ki, fotoğrafına filtre basılmış sanıyorsunuz; basılmamış. Ve koy, içinde yüzen kimse olmadığı için, sessiz. Kollarımı açıp bir fotoğraf çektirdim, sonra bir süre hiçbir şey yapmadan baktım. O an şunu düşündüm: bu manzarayı bana bugün izleten şey, tam da o yüzme yasağı. Girseydik hepimiz, yine öldürürdük burayı. Bazen bir yeri sevmenin en iyi yolu ona dokunmamakmış.

Aklımda kalan
Krabi tarafı bana Tayland’ın ikinci yüzünü gösterdi: Bangkok ne kadar insan işiyse, burası o kadar doğa işi. Aklımda üç şey kaldı. Longtail teknenin burnundaki rengârenk kurdeleler; kaptana sordum, teknenin ruhunu korumak için bağlanıyormuş, denizle aranızı iyi tutmanın Tayland usulü. Railay’de falezin ortasındaki o renkli nokta insanlar. Ve Maya Bay’in kimsenin yüzmediği, o yüzden de kusursuz duran suyu. Deniz bana hep “gir” derdi; ilk kez birinde “bak yeter” dedi ve haklıydı.