Johor Bahru’yu bilen az, seven daha az. Gezi bloglarında adı geçtiğinde genelde tek cümlelik bir rol veriliyor: “Singapur’a buradan geçilir.” Sanki şehir değil de turnike. Ben de itiraf edeyim, oraya ilk giderken kafamda aynı cümle vardı. Dönerken kafamda başka şeyler vardı: güler yüzlü bir otelci, gece pazarında bir tabak mavi pirinç ve “iyi ki burada kalmışım” düşüncesi.
Önce şu geçiş meselesi
KL’den otobüse atlayıp güneye indim; dört-beş saatlik, üşüme garantili bir klima yolculuğu sonunda Johor Bahru’dayım. Burası Malezya’nın en güney ucu, yarımadanın bittiği yer. Karşı kıyıda, bir kilometrelik bir köprünün öbür ucunda Singapur duruyor. Köprünün adı Causeway; iki ülkeyi birbirine bağlayan, dünyanın en yoğun kara sınır geçişlerinden biri.
Ve evet, yürüyerek geçiliyor. JB tarafında CIQ denen dev sınır kompleksine giriyorsunuz, Malezya çıkış damgası, köprü, Singapur tarafında Woodlands, giriş damgası. Bir ülkeden diğerine yürüyerek girmek, uçakla girmekten çok daha tatmin edici bir deneyim; pasaporttaki damga aynı ama hikâyesi başka. Uçakta sınır size gelir, burada siz sınıra gidiyorsunuz.
Bir uyarı: bu köprünün bir de kötü şöhreti var. Sabah Singapur’a işe gidenler, akşam JB’ye dönenler derken günde yüz binlerce insan buradan geçiyor. Yanlış saatte denk gelirseniz damga kuyruğunda hayatınızı sorguluyorsunuz. Ben birkaç geçişten sonra saatleri çözdüm; sabah erken ve akşam geç saatler dost, mesai saatleri düşman.
Numara: gündüz Singapur, gece Malezya
Asıl numarayı da burada döndüm. Singapur’da konaklama o kadar pahalı ki, beş günlük gezi planlarken bütçe alarm verdi. Çözüm: geceleri Johor Bahru’da kalmak. Beş günlük gezide sınırdan defalarca geçip JB’deki otelde kaldım, sabah tekrar Singapur’a girdim. Gündüz Marina Bay, gece Malezya fiyatları. Yazılımcı kafası tatilde de kapanmıyor: pahalı kaynağı sürekli açık tutmak yerine ihtiyaç anında bağlanıyorsunuz, gerisi maliyet optimizasyonu.
Sınır memurları beni birkaç günde tanıdı mı bilmiyorum ama pasaportum o hafta kariyerinin en yoğun dönemini yaşadı.
Bu düzenin bana beklemediğim bir hediyesi oldu: Johor Bahru’yu gerçekten görmek. Sadece geçiş için kullansaydım şehirden aklımda otogar kalacaktı. Ama her akşam oraya “eve döner gibi” dönünce şehir yavaş yavaş açıldı.
Şehrin kendisi
Johor Bahru, Singapur’un gölgesinde yaşayan bir şehir ve bunu dert etmiyor gibi. Karşı kıyıda dünyanın en cilalı şehri dururken JB biraz dağınık, biraz gürültülü, bolca gerçek. Eski çarşı bölgesinde, restore edilmiş shophouse’ların arasında bir anda duvar boyu mural’lara denk geliyorsunuz; iki sokak ötede hint mahallesinin hoparlöründen müzik taşıyor, köşede bir Çin tapınağının tütsü kokusu. Malay, Çinli ve Hint toplulukları aynı çarşıyı paylaşıyor; öğle yemeğini kopitiam denen Çin usulü kahvehanede yiyip ikindide hint tatlıcısına geçmek burada gayet normal bir gün.
Beni asıl yakalayan, insanların telaşsızlığı oldu. Singapur’da herkes bir yere yetişiyor; JB’de kimse hiçbir yere yetişmiyor. Otelde birkaç gece üst üste kalınca resepsiyondaki abiyle selamlaşmamız sohbete döndü; nereden geldiğimi öğrenince her akşam yeni bir yemek öneriyordu, “bunu Singapur’da bulamazsın” diye de eklemeyi ihmal etmiyordu. Haklıydı da.
Mavi pirinç
O önerilerin biri beni gece pazarında bir tezgâha götürdü ve hayatımda ilk kez tabağımda mavi pirinç gördüm. Gerçekten mavi; filtre yok, abartı yok. Yemeğin adı nasi kerabu. Aslen Malezya’nın doğu kıyısından, Kelantan taraflarından gelen bir yemek ama güneye de inmiş. Mavi rengi kimyadan değil, bir çiçekten alıyor: bunga telang dedikleri kelebek bezelyesi çiçeği pirincin suyuna atılıyor, pirinç o gök mavisini çiçekten emiyor.
Tabak da tek başına pirinç değil; yanında ızgara tavuk, rendelenmiş hindistan cevizi, taze otlar, filizler ve insanın burnundan yaş getiren bir sambal. Hepsini karıştırıp yiyorsunuz. İlk lokmada kafam karıştı, üçüncü lokmada tabağın sonunu düşünmeye başladım.
En çok da şuna takıldım: biz pirinci beyaz görmeye o kadar alışmışız ki mavisi karşısında beynim bir saniye “bu yenir mi?” diye sordu. Yenirmiş. Hem de gece pazarında, plastik taburede, birkaç ringgit karşılığında. Marina Bay’in ışık gösterisi güzeldi, inkâr etmiyorum; ama o hafta damağımda kalan şey sınırın öbür yakasındaki o mavi tabak oldu.
Turnike değil, şehir
Johor Bahru’ya “Singapur’un yan kapısı” diyenlere artık itiraz ediyorum. Evet, oradan geçiliyor; ben de geçtim, hem de defalarca. Ama geçerken kalırsanız şehir size çarşısını, insanını ve mavi pirincini açıyor. Bazen bir şehri tanımanın yolu ona gitmek değil, ona dönmekmiş; ben Johor Bahru’ya beş akşam üst üste döndüm ve her dönüşte biraz daha sevdim.