Bali deyince çoğu insanın aklına plaj geliyor. Ben Bali’de denize girmeden döndüm ve bir saniye pişman değilim, çünkü zamanımın neredeyse tamamını Ubud’da geçirdim. Ubud adanın ortasında, sahili olmayan bir kasaba; etrafı pirinç terasları ve ormanla çevrili. Buranın manzarası yatay değil, katmanlı: en altta nehir vadisi, üstünde palmiyeler, onun üstünde teraslar, en üstte de sabah sisi. Otelin balkonunda kahvaltı ederken karşınızda deniz yerine yemyeşil bir duvar duruyor ve birkaç gün sonra o duvara bakmadan kahve içemez hâle geliyorsunuz.
Yeşilin matematiği
Ubud’un en temel özelliği şu: doğa burada arka plan değil, ev sahibi. Kasaba ormanın içine kurulmamış; orman kasabanın içinden akıyor. İki dükkânın arasında bir anda vadiye inen merdivenler beliriyor, ana caddenin bittiği yerde pirinç tarlası başlıyor. Tegallalang’daki teraslar da bunun vitrin hali: yüzyıllardır süren, subak dedikleri geleneksel bir su paylaşım düzeniyle işleyen basamaklar. Uzaktan bakınca insan eliyle çizilmiş gibi duruyor ama aslında suyun mantığına uyulmuş; su nereye akıyorsa teras oraya kıvrılıyor. Mühendis tarafım hayran kaldı: bin yıl önce yazılmış ve hâlâ production’da çalışan bir sistem bu.
Boynumdaki sarı misafir
Bir tapınağın önündeki meydanda, elinde kocaman sarı bir pitonla duran bir adam gördüm. Normalde “asla” diyeceğim bir şeyi beş dakika içinde yaptım: yılanı elime aldım, sonra da boynuma doladım. Fotoğrafta gülümsüyorum; gerçekte vücudumun her kası “bu ne şimdi” modundaydı. Ama itiraf edeyim, korktuğum şey olmadı. Piton soğuk ve kaygan değil, kuru ve sıcacık; hareketi de ürkütücü değil, ağır ve düşünceli. Boynumda gezinirken bir noktada rahatladığımı fark ettim. Yılan da rahattı herhalde, çünkü inmek için hiç acele etmedi. Bazı korkular karşısına geçince büyüyor, dokununca küçülüyor; bu ikincisiymiş.
On beş bardak kahve
Ubud’un tepelerinde kahve bahçeleri var ve buralarda tadım diye bir gelenek dönüyor: önünüze ahşap bir tepsi geliyor, üstünde küçük camlardan bir ordu. Ben saydım, on beş bardak. Saf Bali kahvesi, vanilyalısı, hindistan cevizlisi, zencefillisi, limon otlusu, çikolatalısı; kahveden çaya geçen, çaydan tekrar kahveye dönen bir yelpaze. Meşhur luwak kahvesi de ayrı bir bahis; hikâyesini bilenler bilir, bilmeyenler için kibarca “hayvan dostu bir üretim değil” deyip geçeyim, ben tadım tepsisinin sade tarafında kaldım.
Asıl keyif kahvenin kendisinden çok içme biçimindeydi: bambu bir çardağın altında, karşıda orman, elinizde sıcak bir bardak, kimse saate bakmıyor. Türkiye’de kahve benim için çoğu zaman yakıt; Ubud’da yeniden içecek oldu. On beş bardağın hepsini bitirdim mi? Bitirdim. O gece uyudum mu? O konuyu açmayalım.
Maymunların mahallesi
Monkey Forest, Ubud’un ortasında kutsal sayılan bir orman ve içinde yüzlerce makak yaşıyor. Giriş kapısındaki yosun tutmuş heykellerden itibaren kuralların değiştiğini hissediyorsunuz: burası maymunların evi, siz misafirsiniz. Onlar da bunun gayet farkında. Kimi korkulukta oturmuş tımar seansında, kimi turistin çantasındaki muzun hesabını yapıyor. Bir tanesi tam karşıma oturdu ve beni öyle bir süzdü ki kendimi mülakatta hissettim. Gözlüğünüzü, telefonunuzu sıkı tutun; gerisi güzel bir yürüyüş.
Yosun, taş ve el kaldıran heykeller
Şimdi beni en çok düşündüren kısma geleyim: tapınaklar. Kuala Lumpur’da girdiğim Hindu tapınağını yazmıştım; rengârenk, müzikli, capcanlı bir yerdi. Bali de Hindu ama buradaki tapınaklar bambaşka bir havada: siyah volkanik taş, üstünde yosun, kapılarda dişlerini gösteren figürler. Bir gece bir tapınağın kapısına denk geldim; merdivenler, ellerini havaya kaldırmış onlarca soluk heykelle doluydu. Loş ışıkta o kalabalık taş eller bana açıkçası karamsar, hatta biraz korkunç geldi. Aynı dinin bir ülkede bayram yeri, başka bir adada gölge ve taş olması tuhaf bir his.
Sonra biraz okudum ve mesele biraz açıldı. Bali Hinduizmi, Hindistan’dan gelen inancın adanın kendi eski ruh inançlarıyla karışmış hali; iyiyle kötünün sürekli dengede tutulması gerektiğine inanılıyor. O korkutucu figürler kötülüğü temsil ettiği için değil, kötülüğü kapıda durdurduğu için orada; bekçi bunlar. Ürkütücü görünen tapınak, içindekiler için tam tersine güvenli bölge. Acaba bizim gözümüze karamsar görünen şey, onların gözünde koruma mıdır? Bilmiyorum; ama o geceki kapının önünde korkuyla merak arasında bir yerde durdum ve merak kazandı.
Günde üç kere teşekkür
Yerel halka dair en unutamadığım detay da buradan geliyor: canang sari. Küçük, avuç içi kadar palmiye yaprağından sepetler; içinde çiçek, pirinç, bazen bir bisküvi, bazen bir sigara. Her sabah kapı önlerine, tezgâh kenarlarına, scooter’ların selesine, kısacası her yere bırakılıyor. İlk gün ne olduğunu bilmeden birkaç tanesine az kalsın basıyordum; sonra öğrendim, bunlar günlük adaklar ve kadınlar her sabah bunları elleriyle hazırlayıp güne öyle başlıyor. Günde üç kere tazeleyenler var.
Bu iş bir angarya gibi de yapılmıyor; tezgâhını açan kadın önce sepeti bırakıyor, bir tütsü yakıyor, birkaç saniye duruyor, sonra gülümseyerek işine dönüyor. Ubud’daki insanların o meşhur sakinliği biraz da buradan geliyor olabilir mi; güne her sabah küçük bir teşekkürle başlamaktan? Emin değilim ama şunu gördüm: acelesi olmayan, ses tonu yumuşak, misafire karşı sabırlı bir halk bu. Pazarlıkta bile kimse gerilmiyor; gülüyorsunuz, bir rakam söylüyorsunuz, o gülüyor, başka bir rakam söylüyor ve bir yerde el sıkışılıyor.
Aklımda kalan
Ubud’dan valizimde kahve, telefonumda maymun fotoğrafları ve aklımda o gece tapınağın kapısındaki taş ellerle döndüm. Bir de şu düşünceyle: bazı yerler gezilmiyor, ayarlıyor. Ubud’un yeşili, yavaşlığı ve her sabah yere bırakılan o küçük sepetler, benim gibi sürekli bir sonraki işi düşünen birine “dur bakalım” dedi. Durdum. İyi ki durmuşum.