Endonezya’ya Bali’den, Bali’ye de Ubud’dan girdim ve itiraf edeyim: denize girmeden döndüm. Bali deyince herkesin aklına plaj geliyor ama Ubud adanın tam ortasında, sahili olmayan bir kasaba; etrafı pirinç terasları ve ormanla çevrili. Sabah balkonda kahvaltı ederken karşımda deniz yerine yemyeşil bir vadi duruyordu ve birkaç gün sonra o manzarayı denize değişmeyeceğimi anladım.
Tegallalang’ın teraslarına karşı oturduğum o kare galeride duruyor. Basamak basamak inen, suyu yüzyıllardır aynı düzenle paylaşan yemyeşil bir amfi burası; uzaktan insan eliyle çizilmiş gibi görünüyor ama aslında suyun aklına uyulmuş. Bir de Monkey Forest var: kasabanın ortasında, yüzlerce makakın yaşadığı kutsal bir orman. Kapıdan girince ev sahibinin kim olduğu hemen anlaşılıyor; biri tam karşıma oturup beni uzun uzun süzdü, fotoğrafı galeride, bakışındaki özgüven bende yok.
En beklenmedik iki anım da şunlar: bir tapınak meydanında kocaman sarı bir pitonu önce elime aldım, sonra boynuma doladım; korktuğum her şeyin aksine sıcacık ve sakin bir hayvandı. Bir de tepelerdeki kahve bahçelerinde önüme on beş bardaklık bir tadım tepsisi geldi; zencefillisinden hindistan cevizlisine hepsini bitirdim, o gece uykuyu ben bitiremedim.
Gece denk geldiğim bir tapınak kapısı ise bambaşka bir havadaydı: yosunlu siyah taş, loş ışık ve ellerini havaya kaldırmış onlarca heykel. İlk bakışta ürkütücü geldi; sonra bunların kötülüğü kapıda durduran bekçiler olduğunu öğrendim. Her sabah kapı önlerine bırakılan çiçekli küçük adak sepetleriyle beraber düşününce, bu adanın gündelik hayatının ritmini de biraz anlamış oldum. Hikâyelerin uzun hali ayrı yazıda; kareler galeride.
tegallalang · 1 kare
ubud · 4 kare
monkey forest · 3 kare