Umman’a Couchsurfing ile gittim. Ev sahibim, Maskat’ta bir petrol şirketinde yöneticilik yapan bir Amerikalıydı ve beni şehre tepeden bakan teras katında ağırladı. Couchsurfing’e kanepe bulmak için girip kendinizi bir terasta bulmak her gün yaşanacak bir şans değil. Yıllardır Körfez’de yaşayan bir yabancının gözünden ülkeyi dinlemek de gezinin en değerli kısmı oldu: rehber kitapta yazmayan ne varsa onun anlattıklarından öğrendim.
Maskat’ta ilk dikkatimi çeken şey renk oldu: şehir neredeyse tamamen beyaz ve bej. Gökdelen yok denecek kadar az; binalar alçak, cepheler sade, arkada da kahverengi Hacer Dağları. Aynı yıl Doha’nın cam ormanını görmüş biri olarak fark çok çarpıcıydı. Katar göğe doğru büyüyor, Umman ise yayılıp sakin kalmayı seçmiş gibi.
Sultan Kabus Camii’ni ayrıca anmak lazım. İçerideki halı, dünyanın en büyük tek parça el dokuması halılarından biri; tavandan sarkan dev avize de ona eşlik ediyor. Ama beni asıl etkileyen büyüklüğü değil, sükûneti oldu. Mermer avluda yürürken şehrin gürültüsü kapıda kalıyor.
Mutrah Çarşısı ve kordonu ise Maskat’ın en canlı yeri. Çarşıya girer girmez burnunuza günlük kokusu çarpıyor; Umman yüzyıllardır bu reçinenin anavatanı ve hâlâ her köşede tütsülerde yanıyor. Erkeklerin çoğu ayak bileğine kadar inen beyaz dişdaşe ve işlemeli kumma takkesiyle dolaşıyor. Bele takılan kıvrık hançer ise ülkenin sembolü; bayrakta bile var.
Ummanlıların sakinliği de ayrı bir özellik. Kimse acele etmiyor, kimse sesini yükseltmiyor; bir yere oturduğunuzda kakuleli kahve ve hurma ikramı neredeyse refleks. Körfez’in en sessiz ülkesi diye anlatılmasının sebebini orada anladım.